Ana Sayfa Dünya, Gündem, Politika, Yazarlar 28.01.2021 98 Görüntüleme

1993 yılında Mersin'de doğdu. 2011 yılında TED Mersin Koleji'nden, 2016 yılında Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu.

BİDEN’IN BAŞKAN SEÇİLMESİ NELERİ DEĞİŞTİRECEK?

   Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Amerika Birleşik Devletleri’nin tek süpergüç olarak ortaya çıkmasından sonra birçok otorite tarafından liberal demokrasi kavramının ve demokratik siyaset anlayışının dünyada zirve yaptığı düşünülüyordu. Bu analizi yapanların doğruluk payı da yok değildi. Yüzyılın başında monarşiler bir bir lağvedilmiş, faşizmin başı dünya tarihinin gördüğü en kanlı savaş sonucunda ezilmiş, bir zamanlar neredeyse dünyanın yarısına hükmeden komünizm ise birkaç ay içinde barışçıl bir şekilde çökmüştü. Fukuyama gibi siyaset bilimciler tarihin sonunun geldiğini ve demokrasinin mutlak bir şekilde zafer ilan ettiğini öne sürüyor, Huntington ise daha ileri giderek ideolojilerin yerini medeniyetlerin aldığını ve gelecek çatışmanın bu medeniyetler arasında olacağını iddia ediyordu.

   Soğuk Savaş sonrası oluşan bu durum çok fazla sürmedi. Dünya 11 Eylül 2001 sabahına ABD’nin New York kentindeki İkiz Kuleler olarak da bilinen Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan kanlı bir terör saldırısıyla uyandı. Bu olay aynı zamanda demokrasi ve insan haklarıyla övünen ve komünizm karşısındaki zaferini daha yeni ilan etmiş Batı medeniyeti için yeni bir meydan okumanın da başlangıcıydı. Huntington haklı çıkmış, bu sefer düşman ideolojik değil tarihin derinliklerinden gelen ve kurulduğu tarihten bu yana Batı’yla yoğun çatışmalar yaşamış İslam’dı. Onlara göre bu din demokratik medeniyete sosyalizm gibi sadece ekonomik açıdan değil, kökünden muhalif olan bir dünya görüşünü temsil ediyordu.

   11 Eylül terör saldırılarından sonra dünya bir daha asla eskisi gibi olmadı. İlk etapta Orta Doğu’da milyonlarca insanın hayatını kaybettiği emperyalist savaşlar başlatıldı. ABD’nin Afganistan’a müdahalesiyle başlayan bu süreç Irak işgaliyle devam etti ve diktatör rejimler bir bir devrildi. Büyük güçler Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bölgeye ilk kez bu denli müdahale ediyor ve onlarca yıllık statükolar değişiyordu. Obama’nın 2008’deki zaferi ve 2009’da ABD’nin ilk siyahi başkanı olarak göreve başlamasından sonra da durum pek değişmedi. Demokrasi ve özgürlük umuduyla başlayan Arap Baharı sürecinde Orta Doğu toplumları kendilerini din, dil ve mezhep ölçeğinde kanlı iç savaşların girdabında buldular. Kudretinin her sorunu çözmeye yettiği düşünülen Amerikan siyaseti bu sefer fena çuvallamıştı.

   Amerikan rüyasının kavram olarak ilk ortaya çıktığı 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekten de dünya insanlığına önemli vaatleri vardı. Küresel toplumun sömürünün zirvesini yaşadığı ve yerkürenin büyük çoğunluğunun Avrupalı kolonyal devletler tarafından işgal edildiği bir dönemde demokrasi, insan hakları ve özgürlük gibi kavramları gündeme getiren Birleşik Devletler pek çok kırgın insan için bir umut kapısı niteliğindeydi. Başta Avrupa kıtasından olmak üzere on milyonlarca göçmen bu tarihlerde kendini doğrudan ya da dolaylı olarak ABD’de buldu. Birçoğu Avrupa ülkelerinden gelen bu insanlar kendi vatanlarında bulamadıkları huzuru ve refahı Yeni Kıta’da buldular. Amerikan kültür ve sanat başyapıtları bu tarihlerde ülkeye gelen göçmenlerin mücadelelerle dolu hayatlarının anlatıldığı sayısız eserle doludur.

   Trump siyaseti retoriğini tam da Obama ve Bush dönemlerinin çözülemeyen veya çözülmek istenmeyen sorunları üzerine inşa etti. İşadamı kökenli bir siyasetçi olarak Trump Amerikan kamuoyundaki önceki dönemlerin yarattığı huzursuzluğun farkındaydı ve sağ popülist bir siyaset üreterek Cumhuriyetçi Parti’nin de desteğini kazandı. Trump’ın 2016 yılındaki seçim zaferi ABD’de kurulu düzene indirilmiş büyük bir tokat oldu ve dış politikadaki Amerikan prestiji ağır yara aldı. İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945 tarihinden bu yana küresel ölçekte demokrasi ve özgürlüklerin hamisi olarak görülen bu ülke artık artan ırkçılık olayları, yabancı düşmanlığı ve emperyalist politikalarla anılır olmuştu.

   ABD’nin yeni başkanı seçilen Joe Biden işte tam da böyle bir siyaseti miras aldı. Orta Doğu’da İsrail ve Arap şeyhlikleri dışında müttefiki kalmayan ABD, izlediği yanlış politikalarla Avrupa’yı da kendine yabancılaştırdı. Öte yandan geleneksel düşman olarak görülen Rusya, Çin ve İran gibi ülkeler ise nüfuz alanlarını oldukça arttırdı. Seçimini samimi olarak demokrasi talep eden ve bu uğurda gerekirse canlarını ortaya koyan halklardan ziyade diktatör yönetimlerden ve terör örgütlerinden yana yapan süper güç girdiği her alanda mağlup oldu. Geldiğimiz noktada ırkçılığın hortladığı, yabancı ve özellikle de göçmen düşmanlığının zirve yaptığı, iç çelişkilerle boğuşan bir ABD’nin olduğu kaçınılmaz bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Bush ve Obama dönemlerinde büyük zarar gören, Trump yönetiminde ise bitme noktasına gelen Birleşik Devletler’in dünyadaki pozitif algısını Biden döneminde de çok zor günler bekliyor.

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Hazır Site by Uzman Tescil
www.sunarhaber.com
Merhaba Hoşgeldiniz